Game of Thrones ’taki Ak Yürüyenler ’in Türk Çizeri

Game of Thrones ’taki Ak Yürüyenler ’in Türk Çizeri

Onur Çaylı’nın adını duymamış olabilirsiniz. Onunki Ankara’da başlayan ve Hollywood’a varan inanılmaz bir başarı öyküsü. Şöyle diyelim: Kendisi dünyanın en çok izlenen dizisi Game of Thrones’un en fantastik karakterleri Ak Yürüyenler’in yaratıcısı.

Onları ete kemiğe büründürmek için haftalarca çalışmış, kâbuslar görmüş. Ama “White Walker’ların babası” manşetlerine itiraz ediyor. Onur Çaylı’yla tanışın.

Game of Thrones Ak Yürüyenler'in çizeri Onur Çaylı

Game of Thrones Ak Yürüyenler’in çizeri Onur Çaylı

Game of Thrones - Ak Yürüyenler

Game of Thrones – Ak Yürüyenler

Ankara ne cevherler çıkarıyor! “Ak Yürüyenler’in yaratıcısı” diyeceğim kızacak, çünkü “Ben bu işi tek başıma yapmıyorum” diyor ısrarla. Ama öyle demekten kendimi alamıyorum işte! Henüz 31 yaşında Onur Çaylı… Dünyanın en çok izlenen dizisi Game of Thrones’un tasarım ekibinde. Instagram’dan ulaşıp “Röportaj yapalım” dedi- ğimde “Oluur, ben zaten Türkiye’de tatildeyim” deyince bir şaşırdım. Kızılcahamam’da küçük bir köyde anneannesiyle büyümüş. Şimdi Amerika’da yaşıyor. Tam bir başarı hikâyesi onunki. “Hollywood’a gidece- ğim” dediğinde Hacettepe’deki hocaları gülüyormuş. Herkes “yırtmanın” peşindeyken o, bir gün geri dönüp öğrencilerini yetiştirmek niyetinde. Üstelik İstanbul’da da değil, Ankara’da! “İstanbul çok kaotik, orada yaşayamam” diyor. Neşet Ertaş hayranı, Instagram’da her yoruma cevap vermeye çalışan bir genç adam. Nazik, yaratıcı, hafif gel-gitli halleriyle tam bir Balık burcu. Günlerdir Instagram üzerinden röportajı ayarlamaya çalışıyoruz, eh burada telefonu da yok! Mecburen kızkardeşi Damla’nın telefonu vasıtasıyla haberle- şip sonunda Cermodern’de buluşabildik. Bu arada yoğun istek üzerine “Jon Snow geri dönecek mi?” diye araya sıkıştırdığım soruları “Paylaşamam, ama sürprizler var” diyerek, gülümseyip bertaraf etti, haberiniz olsun. Karşınızda Şule Erdem’in harika fotoğraflarıyla genç sanatçı Onur Çaylı…

Hikâyeniz nerede, nasıl başladı?

Bu işler ne kadar sizin çalışmanıza bağlı olsa da benim gördüklerim “insanın içinde de olmalı”ya inandırdı beni. Çocukluğum boyunca babamı resim yaparken izledim. Hatta bir gün evde bize hiç söz etmediği bir gazete küpürü buldum; uluslararası bir resim yarışmasında ödül kazanmış ama çiftçi çocuğu olduğu için imkânsızlıklar yüzünden Almanya’ya ödülü almaya gidememiş.

Dönüm noktanız ne oldu peki?

Güzel sanatlar lisesi mezunuyum ben. Hocalarım “Bu çocuğun sanatla uğraşması lazım” dedi. Yönlendirme bu gibi durumlarda çok önemli, babam da mesela sürekli bana resim malzemeleri alıyordu. Oyuncak istediğimde yine hep resim malzemeleri getirdi. Bunun üzerine ailem güzel sanatlar sınavına yönlendirdi ve Ankara Güzel Sanatlar Lisesi’ni kazandım.

‘BURADA İÇİNİZDE NE OLDUĞUNUN DEĞERİ YOK’

Üniversiteyi nerede okudunuz?

Hacettepe Üniversitesi’nde grafik tasarım okudum.

Çok “Ankaracı”ymışsınız!

İstanbul’da birçok özel üniversiteden burs kazandım ama tercih etmedim. Ailemin yanında kalmak istedim.

İstanbul korkuttu mu?

Korkutmanın da ötesinde özel üniversite mantığı bana biraz ters geldi. Oraya gelen öğrencilerin tarzı pek de sanatla uğraşıyormuş gibi değil. Pek bir şey yapamamış da ailesi “Hadi çocuğum sanatla uğraşsın” demiş sanki. Sanatçı için ortam çok önemli. Etrafınızdakilerin sizi etkilemesi, onlardan ilham almanız gerekiyor. O yüzden Hacettepe Üniversitesi’ni tercih ettim. Orada sanatla gerçekten ilgilenen, iyi öğrenciler vardı. Ben de o ortamda olmak istedim. Bu süreçte stajlar yaptım ve Türkiye’deki piyasayı da görmeye çalıştım.

Ne gördünüz buradaki piyasada?

İşte sıkıntı orada başladı. Benim vizyonum biraz farklıydı; gerçekten sanat yapmak, içimdekileri ortaya koymak istiyordum. Burada sizin içinizde ne oldu- ğunun pek bir değeri yok. Maddi anlamda, onlara para kazandırmı- yorsanız duygusallığınızın ya da sanat anlayışını- zın pek bir önemi yok. O yüzden burada çok sıkıntı çektim. Size sanatçı gibi davranılmıyor, onların operatörü ya da kafalarındaki şeyi uygulayan biri gibi görülüyorsunuz. Kısaca sanatçıya çok saygı olmadığı için yurtdışına gitmeye karar verdim.

Amerika’da nasıl yürüyor bu işler?

Kafamda bir hedef vardı. Gerçekten başarılı olmak istiyordum. Yetenekli olduğumun farkındaydım, ki bunu her zaman bir ödül olarak, bana verilmiş bir armağan olarak görüyorum, bu yüzden gerçekten çok çalıştım. Zaten okulun içine girdiğiniz zaman dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla karşılaşıyorsunuz.

Müthiş bir rekabet ortamı!

Hem de nasıl! Bir de hepsi çok yetenekli insanlar. Çünkü orada bir sektör var, herkese açık, herkes orada kalmaya çalışıyor… Master’ım 3 buçuk sene sürdü. Sene sonunda “Spring show” dediğimiz okul yarışmaları var. Bu yarışmalarda bütün öğrenciler işlerini sunuyorlar ve ödüller veriliyor. Amerika’daki çok büyük firmalar da bu yarışmaları takip ediyor ve başarılı öğrencileri daha okul döneminden seçiyorlar. Bu yarışmalarda 3 sene boyunca farklı alanlarda hep birincilik kazanınca firmaların dikkatini çektim. Okula giderken Hollywood’da filmlere konsept yapan bir firmada staja başladım. Mezun olurken birçok firmayla görüştüm ve mezun olmadan çoktan iş teklif etmişlerdi zaten. Fakat ben master’ımı bitirmek istedim.

İlk büyük işiniz hangisiydi?

The Amazing Spider-Man filmi için iş teklif ettiler ve San Francisco’dan Los Angeles’a uçtum. Sony’de, Man in Black’te çalıştıktan sonra DreamWorks daha iyi bir teklifle geldi. Çünkü firmalar da kendi içlerinde büyük bir rekabet içinde. Bunun üzerine bir süre DreamWorks’de çalışıp bilgisayar oyunlarına geçtim. Çok revaçtaydı çünkü, karşı koyamadım.

“ANKARA’DA 1-2 YIL İÇERİSİNDE OKUL AÇMAK İSTİYORUM”

Sırada ne var peki?

Akademi dünyadaki en iyi 3 okuldan biriydi. Dolayısıyla oradayken bizim eğitim sistemimizdeki eksikleri çok iyi gördüm. Bir desen çalışması yapmamız için hayvanat bahçesinden aslan getiriliyordu. Deftere bakarak bir hayvanı çizmekle o hayvanın ihtişamını görerek çizmek apayrı şeyler. Oradaki sistemi buraya adapte etmek istiyorum. Belki çok büyük başlamayacak ama bir okul açmak istiyorum. Burada piyasada çalışamam, çünkü yaptığım şeyin potansiyelini karşılayacak bir endüstri yok burada. Ve benim yapmak istediğim, bu endüstriyi oluşturacak insanları eğitmek. Önümde birkaç proje var, onları tamamlayıp bu ikri de çok soğutmadan hayata geçirmeyi planlıyorum. Türkiye’de 1-2 yıl içerisinde bir görsel efekt okulu açmak istiyorum.

İstanbul’da mı?

Ankara’da. Bu işin yeri İstanbul, doğru ama ben orada yaşayabileceğimi düşünmüyorum. Düzeni ve sessizliği seviyorum, İstanbul bana kaotik geliyor. Ankara zaten öğrenci şehri, o konsepte daha uygun. Bana gelen teklifler var mesela, şu an 10 tane öğrencim olsa Hollywood’dan gelen proje üzerine çalıştırabilirim.

‘PSİKOLOJİM İNANILMAZ BOZULDU’

Gece gündüz çalışıyorsunuz gibi buradan bakınca.

İnanılmaz yoğun. Türkiye’de de, Avrupa’da da birçok firmada çalıştım. Amerika’daki rekabet hiçbir yerdekine benzemiyor. Siz yapmazsanız o işi yapacak biri muhakkak var. İşinizi elinizde tutmanız gerekiyor. Benim gittiğim dönemde Amerika’da kriz dönemiydi bir de, o kriz film sektörünü de etkiledi.

Çok fenaymış!

O yüzden bu son projelerde çalışırken 3 buçuk ay, haftanın 7 günü 11-12 saat çalıştım.

Game of Thrones hikâyesine gelelim. Nasıl alındınız işe?

Zaten diziyi çok yakından takip ediyordum, dünya çapında bir iş. Kanada’da bir firma yapıyordu o dönem, ben de onlarla görüşüyordum. Tam o sırada “Bir sonraki sezon için Game of Thrones’u almayacağız” dediler. Eh ben o proje için gidecektim! “Olmayacaksa kalkıp da Kanada’ya taşınmamın anlamı yok” dedim. Şans eseri şu anda çalıştığım firma yeni Avangers filmi için teklifte bulundu, oradaki Vision karakterini yapmam için. “Tamam” dedim. Sonra da şansım yaver gitti, Game of Thrones da aynı firmaya geldi.

Meşhur “Ak Yürüyenler” nasıl çıktı ortaya?

Ben dijital ortamda karakterlerin heykelini yapıyorum. Daha sonra renklendirmesini, içindeki iskelet sistemini yapıyoruz, sonra da animasyon haline getiriyoruz. Türkiye’dekinden biraz farklı, top noktada tabii. En son teknolojinin kullanıldığı bir ortamdan söz ediyorum. Dolayısıyla tüm programlara hakim olmanız gerekiyor. Bunun ciddi bir teknik kısmı var, aynı zamanda sanatsal kısmı var. Benim yaptığım iş ikisini de gerektiriyor. Yani hem çok iyi bilgisayar programları kullanmanız hem de sanatsal altyapınız olması gerekiyor. Ben “concept modeler” olarak uzmanlaştım.

Nedir o?

Mesela size diyorlar ki “Bu gözlüğü yapacaksın” ya da “Bu arabayı, binayı, objeyi yapacaksın”. Bu yönde çalışanlar daha çok gördüğünü kopyalayanlar. Benim uzmanlık alanımda ise bana bir metin ve fikir veriliyor, “Karakter bu şekilde, siz sıfırdan yapacaksınız” deniyor. Bu çok büyük bir sanatsal altyapı ve yaratıcılık isteyen bir süreç. Ak Yürüyenler için bana direkt “Çok can alıcı bir sahne var, karakter bu şekilde, zombi çocuklar bu şekilde…” dendi. Benim bu durumlarda yaptığım ilk şey görsel olarak kendimi beslemek. Bir ön çalışma gerekiyor çünkü. Oturup “Hadi bakalım bir şeyler çiziyoruz” diye olmuyor. 1 hafta 10 gün sürekli fotoğraflara baktım, video’lar izledim. Fotoğraf, video derken -bu arada Afrika’da açlıktan ölen çocuklardan tutun trafik kazasında parçalanan ceset görsellerinden bahsediyorum- 1 haftanın sonunda psikolojim inanılmaz bozuldu. Her gece kâbus görüyordum. Gerçekten ortaya bir şey çıkartmak istiyorsanız ruhunuzu ona vermeniz gerekiyor, o karakteri hissetmeniz gerekiyor.

Oyuncular da böyle der…

“Oynarken karaktere öyle büründüm ki etkisinden çıkmam vakit aldı” diye anlatırlar ya… Bende de aynı şekilde, karakterleri yaratırken onları yaşıyorum, dünyalarına girmeye çalışıyorum. Çünkü o etkiyi insanlarda yaratmak kolay değil. Kâbus dolu bir 1 buçuk hafta geçirdim yani.

Ne kadar vakit alıyor karakterlerin ortaya çıkışı?

Önce eskiz yapıp firmaya gönderiyoruz, onlar da “Şunu sevdik”, “Yok bunun bacağı uzun olsun, kafası böyle olsun” ya da “Tarz olarak biraz daha böyle olsun” gibi değerlendirmeler yapıyorlar. 1 aylık falan bir süreç. Sonrasında 3 boyutlu programa geçip bunları modellemeye başlıyorum.

Ak Yürüyenler Game of Thrones’un en fantastik karakterleri. Bu kadar empatinin üstüne hadi bizi onların iyi tarafları olduğuna ikna edin!

O karakterler öldürmeye programlanmış. Baktığınızda ensest ilişki sonrasında ortaya çıkmış ve ormana bırakılmış çocuklar. O yüzden altyapı da çok karanlık. Metinlere girdiğiniz zaman psikolojik olarak inanılmaz etkileniyorsunuz. Vicdansızlar evet ama onlara yapılan da büyük vicdansızlık sonuçta. Benim de öyle karanlık bir tarafım yok değil.

‘PROJEDEKİ TÜRK’ÜM’

‘Ak Yürüyenler benim karanlık tarafım’ mı diyorsunuz?

Herkesin içinde içgüdüsel olarak barındırdığı ama bastırmaya çalıştığı karanlık bir tarafı vardır. Bunu hissettiğiniz zaman ortaya da koyuyorsunuz zaten. Özellikle belirtmek istediğim bir şey var: Bu işler sanıldığı gibi bir kişinin, yani benim elimden çıkmıyor. Türkiye’de garip bir algı var. Daha önce yine Hollywood’da çalışan bir Türk, “Avatar’ı yapan Türk” olarak lanse edildi. Ya da benimle konuştuktan sonra “White Walker’ların babası bilmem ne…” gibi başlıklar attılar. Böyle bir şey yok. Bu projede çalışan tasarımcılardan bir tanesiyim ben, ya da “Projedeki Türk”üm sadece.

“ONLAR ÇOK DAHA MATERYALİST, BİZ BAŞARIYA AÇIZ”  

Dönmeyi düşünüyor musunuz Türkiye’ye?

Düşünüyorum evet. Yani, her yerde olduğu gibi, Amerika’nın da Türkiye’nin de artıları ve eksileri var. Ama benim aile bağlarım çok kuvvetli. Arkadaşlarımı çok özlüyorum. Türkiye’ye geldiğimden beri bir sürü sıkıntı yaşadım; trafik olsun, insanların yaklaşımı olsun… Ama tuhaftır, içimde çok büyük bir sevgi de var buraya karşı. Buradaki insanlar için bir şeyler yapmak istiyorum. Keşke biri de bana daha önce çıkıp deseydi ki “Sen şu yolda ilerlersen daha başarılı olursun” ya da sanat anlamında “Gel seninle şöyle bir etüt çalışması yapalım…” Yani etkin insan yok, size akıl verecek ve doğru yönlendirecek insan yok. Benim de yapmak istediğim bu. Özellikle Game of Thrones’dan sonra üniversite öğrencilerinden, sanat öğrencilerinden binlerce mesaj geldi. “Biz de senin olduğun yerde olmak istiyoruz”, “Senin yaptığın işi yapmak istiyoruz” diye portfolyolarını gönderiyorlar. Hakikaten çok başarılı insanlar var Türkiye’de. Diğer yandan yurtdışında da çalışan bir sürü insan var ama kimsenin bundan haberi yok. Ben Game of Thrones’da çalıştım diye olay oldu, halbuki öncesinde de çok büyük projelerde çalıştım ama kimsenin haberi yoktu.

Bundan rahatsız mısınız?

Sitem ediyorum… Çünkü insanlar popüler kültürü takip ediyorlar. Gerçekten sanatla ilgilenen insanlar, sanattan keyif almak üzere takip etmiyorlar.

Yani?

Yanisi şu: Bu konuda başarılı olmak isteyen insanlara zamanında bana gösterilmeyen yolu göstermek istiyorum. Gerçekten bu işi bilen birilerinin yol göstermesiyle bizden de çok başarılı insanlar çıkacağına inanıyorum. Türk olmanın ve bizim kültrümüze sahip olmanın çok büyük avantajlarını gördüm.

Neler mesela?

Çalışma disiplinim, olaylara duygusal yaklaşmamız, insan ilişkilerindeki samimiyetimiz… Farkında olmasak da burada bir kültürle yoğruluyoruz. Olaylara yaklaşımımız bile çok farklı. Onlar çok daha materyalist mesela. Biz başarıya açız. O projelerde çalışan Almanlar var, İtalyanlar, Japonlar var… Hiçbirinde böyle haberler çıkmıyor işte “Bizim Alman Game of Thrones’da çalıştı” falan diye. Koreliler örneğin… O kadar çok Koreli var ki…

‘Türk’lüğümü avantaj haline getirdim’

“DreamWorks’te başvurduğum işe 3 bin kişi başvurmuştu ve 1 kişi alıyorlardı. O da ben oldum. ‘Bu kadar insanın içinde neden beni seçtiniz?’ diye sorduğumda cevapları ‘Diğer tüm işler birbirine benziyordu’ oldu. Türk kültüründen esinlenerek yaptığım işler onlara farklı gelmiş. Ben Türk’lüğümden gocunmadım, avantaj haline getirdim. Şans da yardım etti.”

İnovanka ekibi olarak kendisini tebrik ediyor,başarılarının artarak devam etmesin diliyoruz.

Yazar: Gizem Sevinç SELVİ/HT PAZAR

Kaynak: HaberTürk

 

0

Leave a Comment

You must be logged in to post a comment.